Hayatımızın neredeyse her anı teknolojiyle iç içe geçiyor. Sabah gözümüzü telefon alarmıyla açıyor, daha yataktan kalkmadan bildirimlere bakıyor, günün büyük bir kısmını bilgisayar ekranı karşısında geçiriyoruz. Akşam olduğunda ise televizyon, tablet ya da yine telefon elimizde… Evde Wi-Fi, dışarıda mobil internet; kulaklıklar, akıllı saatler, bluetooth cihazlar derken adeta görünmez bir ağın içinde yaşıyoruz. Konforlu, hızlı ve pratik bir dünya bu. Bir tuşla yemek sipariş edebiliyor, dünyanın öbür ucundaki biriyle saniyeler içinde konuşabiliyoruz. Teknoloji hayatımızı kolaylaştırıyor, buna şüphe yok.
Ama tüm bu kolaylığın arka planında gözle göremediğimiz, çoğu zaman da pek düşünmediğimiz bir başka gerçek daha var: elektromanyetik alanlar. Telefonlarımızdan modemlere, baz istasyonlarından elektrik hatlarına kadar pek çok kaynak sürekli olarak elektromanyetik dalgalar yayıyor. Biz bunları ne görüyoruz ne de hissediyoruz. Sessiz, kokusuz, görünmez bir etki alanı gibi çevremizi sarıyorlar. İşte tam da bu noktada “elektromanyetik kirlilik” kavramı hayatımıza giriyor.
Elektromanyetik kirlilik aslında modern yaşamın yan ürünü gibi. Sanayi devriminde hava kirliliği nasıl gündeme geldiyse, dijital çağda da elektromanyetik alanların yoğunluğu konuşulmaya başlandı. Özellikle büyük şehirlerde yaşayanlar için bu yoğunluk daha da artmış durumda. Apartman dairelerinde her evden yükselen Wi-Fi sinyalleri, çevredeki baz istasyonları, ofislerdeki sayısız elektronik cihaz… Gün içinde farkında olmadan sürekli bir maruziyet söz konusu.
Elektromanyetik kirlilik dediğimiz şey aslında günlük hayatımızın tam ortasında duran ama çoğu zaman fark etmediğimiz bir durum. Elektrikle çalışan ya da kablosuz bağlantı kullanan cihazların oluşturduğu elektromanyetik alanların çevremizde yoğunlaşması anlamına geliyor. Yani cebimizdeki telefon, evdeki Wi-Fi modem, apartmanın karşısındaki baz istasyonu, televizyon, mikrodalga fırın, hatta sokaktan geçen yüksek gerilim hatları… Hepsi çalıştıkları sürece belirli bir seviyede elektromanyetik alan yayıyor.
Şunu da dürüstçe söylemek gerekir: Elektromanyetik alanlar hayatımıza yeni girmiş şeyler değil. Dünya zaten doğal elektromanyetik alanlara sahip. Güneş’ten gelen ışınlar, yerin manyetik alanı… Bunlar doğanın bir parçası. Yani mesele “elektromanyetik alan var mı, yok mu?” sorusu değil. Mesele, son 20–30 yılda teknolojinin inanılmaz hızla yayılmasıyla birlikte yapay kaynaklı elektromanyetik alanların ciddi şekilde artmış olması.
Eskiden bir evde belki bir televizyon ve bir sabit telefon vardı. Şimdi ise aynı evde birden fazla akıllı telefon, tablet, bilgisayar, akıllı saat, Wi-Fi güçlendirici, bluetooth kulaklık ve daha sayamadığımız pek çok cihaz var. Üstelik sadece bizim evimiz değil; komşularımızın evleri de aynı şekilde. Şehir yaşamında adeta görünmez bir elektromanyetik ağın içinde yaşıyoruz.
Burada önemli bir noktayı özellikle vurgulamak istiyorum: Her elektromanyetik alan zararlı demek doğru değil. Bu konu siyah-beyaz bir mesele değil. Bilimsel olarak da maruziyetin süresi, kaynağa olan mesafe ve alanın yoğunluğu gibi faktörler belirleyici oluyor. Yani kısa süreli ve düşük seviyeli maruziyet ile uzun süreli ve yoğun maruziyet aynı şey değil.
Bu soruyu dürüstçe cevaplayalım: Maalesef hayır.
Bugünün dünyasında elektromanyetik alanlardan tamamen uzak, izole bir hayat sürmek neredeyse imkânsız. Özellikle şehirde yaşıyorsanız… Evinizin yakınında bir baz istasyonu, sokakta elektrik hatları, çevrenizde onlarca Wi-Fi ağı ve cebinizde akıllı telefon var. Sadece sizin cihazlarınız değil; komşularınızın, iş yerinizin, alışveriş merkezlerinin cihazları da sürekli çalışıyor. Yani görünmez bir ağın içinde yaşıyoruz ve bundan tamamen çıkmak gerçekçi değil.
Ama bu noktada umutsuzluğa kapılmak da doğru değil.
“Nasıl olsa kaçamıyoruz” deyip hiçbir şey yapmamak yerine, daha bilinçli bir yaklaşım benimsemek mümkün. Çünkü mesele her şeyi sıfırlamak değil. Zaten sıfırlayamayız. Asıl mesele gereksiz ve yoğun teması azaltmak.
Örneğin telefonu gece başucumuzda tutmak yerine biraz daha uzağa koymak, kullanmadığımızda Wi-Fi’yi kapatmak, uzun görüşmelerde kulaklık tercih etmek gibi küçük adımlar sandığımızdan daha anlamlı olabilir. Bunlar hayat kalitemizi düşüren şeyler değil; sadece biraz farkındalık gerektiriyor.
Bazen insanlar bu konuyu ya tamamen abartıyor ya da tamamen küçümsüyor. Oysa en sağlıklısı orta yolu bulmak. Teknolojiyi hayatımızdan çıkarmak değil, onunla daha dengeli bir ilişki kurmak. Bilinçli olmak, ölçülü davranmak ve mümkün olan yerlerde maruziyeti azaltmak.
Sizler için korunma yollarını derledik;
Elektromanyetik alanlardan tamamen kaçamayacağımızı konuştuk. Ama maruziyeti azaltmak elimizde. Üstelik bunun için radikal kararlar almanıza da gerek yok. Küçük ama bilinçli adımlar gerçekten fark yaratabiliyor.
Öncelikle en temel kuraldan başlayalım:
Mesafe arttıkça etki azalır. Bu kadar net. Telefonla konuşurken cihazı kulağınıza yapıştırmak yerine kulaklık kullanmak ya da hoparlörü açmak basit ama etkili bir tercih. Aynı şekilde Wi-Fi modemini yatak odasına koymamak, oturduğunuz koltuğun hemen yanına yerleştirmemek de önemli. Özellikle gece uyurken telefonu başucunuza koymak yerine biraz daha uzağa bırakmak bile düşündüğünüzden daha anlamlı bir adım olabilir.
Gece konusu ayrıca önemli. Çünkü gece, vücudun dinlendiği ve kendini toparladığı zaman dilimi. Bu saatlerde ortamı mümkün olduğunca sadeleştirmek mantıklı bir yaklaşım. Telefonu uçak moduna almak, Wi-Fi’yi kapatmak ya da başucunuzdaki gereksiz elektronik cihazları fişten çekmek hem daha huzurlu bir uyku sağlar hem de gereksiz maruziyeti azaltır. Küçük bir alışkanlık ama etkisi büyük.
Kablosuz teknolojiler elbette hayatı kolaylaştırıyor. Ama uzun süre kullandığınız cihazlarda kablolu alternatifleri tercih etmek iyi bir denge olabilir. Örneğin masaüstü bilgisayarda Ethernet bağlantısı kullanmak ya da kablolu kulaklık tercih etmek gibi. Her şeyi kabloluya çevirmek zaten gerçekçi değil. Ama yoğun kullanılan noktalarda yapılan küçük değişiklikler bile birikince fark yaratır.
Çocuklar konusu ise biraz daha hassas. Çocukların vücut yapısı yetişkinlere göre daha duyarlı ve teknolojiyle tanışma yaşları her geçen yıl düşüyor. Tablet ve telefon sürelerini sınırlamak, cihazı göğüs ya da karın bölgesine dayayarak uzun süre kullanımın önüne geçmek, Wi-Fi modemini çocuk odasına koymamak gibi önlemler aslında panik değil; bilinçli ebeveynliktir. Buradaki amaç korku değil, denge.
Bir de telefonu taşıma alışkanlığımız var. Çoğumuz gün boyu telefonu cebimizde taşıyoruz. Özellikle ön cepte uzun süre taşımak sürekli temas anlamına geliyor. Mümkünse çantada taşımak, masada çalışırken cebinizde değil biraz uzağınızda bulundurmak daha dengeli bir yaklaşım olabilir. İlk başta farklı hissettirse de zamanla oldukça doğal geliyor.
Bazen de fark etmeden evimizi küçük bir teknoloji deposuna çeviriyoruz. Sürekli açık kalan eski modemler, kullanılmayan ama fişte duran cihazlar, gereksiz Wi-Fi güçlendiriciler… Hem enerji tüketiyorlar hem de boş yere alan oluşturuyorlar. Sadeleşmek burada da işe yarıyor. Gerçekten kullanmadığınız cihazları hayatınızdan çıkarmak düşündüğünüzden daha ferah bir his veriyor.
Şunu da unutmamak gerekiyor: Elektromanyetik alan sadece kablosuz cihazlardan gelmez. Elektrik tesisatları, yüksek gerilim hatları gibi kaynaklar da alan oluşturur. Yeni bir ev seçerken bu tür unsurlara dikkat etmek uzun vadeli bir tercih olabilir. Elbette herkesin böyle bir seçeneği olmayabilir ama bilinçli olmak her zaman avantaj sağlar.
Elektromanyetik kirlilik modern hayatın bir gerçeği. Onu tamamen yok edemeyiz ama maruziyetimizi azaltabiliriz.
Küçük adımlar:
Bunların hiçbiri radikal değil. Ama hepsi birlikte uygulandığında anlamlı bir fark yaratır.
Unutmayın, mesele korkmak değil; bilinçli yaşamak.
+90 216 545 45 55